23 Kasım 2011 Çarşamba

ÖĞRETMENLERİMİZ,GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN

Öğretmenlik, insanlık tarihinin en eski, en anlamlı, en kutsal ve en ölümsüz mesleği olduğunu hepimiz biliriz. Böylesine önemli bir mesleği yapabilmek için öncelikle içimizde büyük bir insan sevgisinin olması gerektiği bir gerçektir. İnsanı sevmek sadece ve sadece ona güler yüz göstermek yardım etmek veya sırtını sıvazlamak değildir. Bence insanı sevmek, onun geleceğini sağlam ve güzel temeller üzerine kurmasına yardımcı olmaktır, yine insanı sevmek ona yılmadan yorulmadan bir şeyler öğretmek, doğru yolu göstermektir. Tüm bunları yaparken de ona güler yüzle, tatlı dille yaklaşmak, anlayışlı olmak, gerektiğinde sırtını sıvazlamak, gerektiğinde ise onu uyarmak demektir. Yüreği insan sevgisi ile dolup taşan tüm Öğretmenlerimiz, Günümüz Kutlu Olsun…


Yüreği insan sevgisi ile dolu olan öğretmenlerimizin bir de bitmez tükenmez bir sabırları vardır. Çevremdeki birçok ana babanın bana :”Biz evde ikisinin üçünün hakkından gelemiyoruz, siz bu kadar çocukla nasıl baş ediyorsunuz, Allah sizlere sabır versin” şeklinde dua ettiklerini, ergenlik çağındaki çocukları içinde ise :”Bizim lafımızı, sözümüzü dinlemiyorlar, siz bir konuşsanız hocam.” diye çaresizliklerini dile getirdiklerini çok iyi biliriz. Sabırla çalışır öğretmenim, ektiği fidanların biri bile çürümesin diye nakış işler gibi yorulmadan, yılmadan emek harcar öğrencilerine ve asla acele etmez meyvelerini toplamak için… Ektiği fidanları sabırla büyüten Öğretmenlerimiz, Günümüz Kutlu Olsun…

Sevgi ile yoğurdukları sabırlarında kocaman kocaman umutları vardır benim öğretmenimin… Hiçbir zaman umutsuzluğa yer yoktur onların yüreğinde. Yetiştirdikleri çocuklarla geleceğe ışık tutacaklarını bilerek çalışırlar. Vatanını, milletini, bayrağını seven, ülkelerimizi daha ileriye götürecek bireyler olarak görür öğrencisini. Bilir ki bunları söyleyerek yetiştirdiği fidanların asla onu yanıltmayacağını… Umutsuzluğa kapılmadan pırlanta gibi nesiller yetiştiren Öğretmenlerimiz, Günümüz kutlu Olsun…


Sevgili Öğretmen Arkadaşlarım,

Bugün öğrencileriniz okul kapılarda karşılayacak sizi, gözlerinde farklı bir ışıltı, içlerinde farklı bir heyecanla sizi görmek, sizin bu özel ve anlamlı gününüzü kutlamak için adeta birbirleriyle yarışacaklar. Sizlere olan sevgisini ifade edebilmek için avuçlarının içinde ya küçük bir hediye ya da yüreğinden gelen tertemiz bir sevgiyle ‘Öğretmenim, Öğretmenler Gününüz Kutlu Olsun.’diyecekler. Bu küçücük bedenlerden gelen kocaman sevgiler biliyorum ki sizin sevgiyle, sabırla ve umutla büyüttüğünüz geleceğimizdir.


Geçmiş ve geleceğe emeği geçen, geleceğimize ışık tutan tüm öğretmenlerin, öğretmenler gününü kutluyorum ve hepsinin önünde saygıyla eğiliyorum

14 Kasım 2011 Pazartesi

ATEŞİN DÜŞTÜĞÜ YERDE - ALEV KUTLUÖZEN



Alev Kutluözen, şair olarak tanıdığım ve Ateşin Düştüğü Yerde adlı kitabıyla da yazarlığına tanık olduğum günümüz yazarlarımızdan biridir. Türk bir babanın ve Prusyalı bir annenin çocuğu olan Kutluözen, İstanbul’da doğup büyümüştür.


Yazarımız Ateşin Düştüğü Yerde adlı kitabında anılarına yer vermiştir. Eserini iki bölüme ayıran yazarımız özellikle ilk bölümünde okul yıllarına ait hafızasında kalanları anlatmış. Öğretmenlerinin neredeyse tamamını acımasız, takıntılı ve şiddet yanlısı; öğrencileri ise içine kapanık, kendini ifade edemeyen ve öğretmenlerine karşı koşulsuz itaat eden korkak bireyler olarak göstermiş. Okul yıllarına ait hafızasında sanki sadece kötü anılar kalmış ve adeta öğretmenlerinden intikam almak istercesine kalemini sivri tutmuş. Bir öğretmen olarak bunları okurken gerçekten çok üzüldüm; ama bazı öğretmenlerimizin de aynı olduğunu düşünmedim desem yalan olur. Yazarımız kitabının ikinci bölümünde ise sosyal olaylar ile ilgili tanık olduğu kötü olayları kaleme almış. Kuşak çatışmalarının, eğitim sisteminin yanlışlıklarını çok sade bir dille anlatan yazarımız aslında bu kitabında yeryüzünde iyiyi, güzeli yaşamak ve yaşatmak için insanlarla tek yürek olmak gerektiğinin mesajlarını veriyor.

Kitabı bitireli neredeyse bir hafta oldu; ama yazarımızın anılarına dair zihnimde o kadar az şey kaldı ki… Bu nedenle kitap için kısa ve öz olarak şöyle söyleyebilirim. Hoş vakit geçirmek için her yaştan ve her kesimden insanın rahatlıkla okuyabileceği kadar sade ve akıcı; ama hafızalarda uzun süre yer edecek kadar da etkileyici olmayan bir kitap diyebilirim.




18 Ekim 2011 Salı

KADINLAR SUSARAK GİDER






Çok uzun emekler verir ilişkisini yürütmek için. Birinin kadını olmayı yüreği, beyni, ruhu o kadar zor kabul etmiştir ki, başka bir adama ait olmayı istemez. Erkek gibi, çorbanın tuzu eksik diye kavga çıkarmaz mesela, tam tersi, konuşmamız lazım der. Erkekler de en çok bu cümleye sinir olurlar. Ertelenir o konuşmalar, maç bitimine, yemek sonrasına ve daha birçok lüzumsuz şeyin ardına ötelenir. Kadınlar inatçıdır, hayata tutundukları gibi, aşklarına da sahip çıkarlar. Bu yüzdendir, konuşup derdini anlatma isteği, karşı tarafı ikna edene kadar uğraşırlar. Sonunda pes eder adam, bir ışık görür kadın, tüm derdini paylaşır.




Genellikle ne cevap alır? Abuk sabuk konuşma! Gereksiz ve saçma gelmiştir adama anlatılanlar, hiç de üstünde durmamıştır. Yine bir sıkıntı, tatmin edilemeden geçiştirilir ve adam gün gelip bunların kendisine ok gibi döneceğini bilemez. Bir kadın şikayet ediyorsa, ya da erkeklerin deyimi ile vıdı vıdı ediyorsa; erkek bilmelidir ki, o ilişkiden hala ümidi vardır kadının. Yürütmek, birlikte yaşamak, sorunları çözerek mutlu olmak istiyordur. Daha önemlisi, o adamı hala seviyordur.



Kadın susarak gider! En önemli detaydır, erkeklerin hiç anlayamadığı durum işte bu kadar basittir. O gün gelene kadar konuşan, kavga eden, tartışan kadın, kendini sessizliğe vermiştir. Ne zaman ümidini o ilişkiden kestiyse, o zaman sevgisi de yara almış demektir. Yüreğindeki bavulları toplamıştır, kafasındaki biletleri almış ve aslında bedeni orada durarak, ilişkiden çıkıp gitmiştir. Kadın, gerçekten gitmişse, çok sessiz olmuştur ayrılışı, kimse hissetmeden, kapıları vurup kırmadan gitmiştir.



Her akşam eve geldiğinde, kapının açıldığını gören adam anlamaz ama bir kadın sessizce gider. Ne mutfağında yemek pişiren, ne yan koltukta televizyon izleyen, ne gece ruhunu kenara koyarak yatakta sevişmeye çalışan kadın, artık o kadındır. Bir kadının çığlıklarından, kavgalarından korkmamak gerekir, çünkü kadının gidişi sessiz ve asildir.





CEMAL SÜREYA

6 Ekim 2011 Perşembe

CENGİZ AYTMATOV VE ESERLERİNE DAİR




 Bu günlerde severek izlediğim Al Yazmalım dizisinin her karesini izlerken aklımın bir köşesinde Türkan Şoray ve Kadir İnanır var. Günümüze uyarlanan dizide tema aynı; ama kişiler ve olaylar farklı; buna rağmen biz hala Türkan Şoray’dan, Kadir İnanır’dan ve o kırmızı kamyondan izler arıyoruz. Oysa hiçbirimizin aklına Al Yazmalım kitabı veya Cengiz Aytmatov gelmiyor. Halbuki kitaptan sinemaya veya diziye uyarlanan filmler hakkında ahkam kesmeyi çok severiz. Yok Yaprak Dökümü çok bozuldu, Aşk-ı Memnu’nun çok değiştirildi, Hanımın Çiftliği’ni yazan Orhan Kemal yazdığına pişman oldu gibi bir sürü şeyler söylendi yazıldı. Ama nedense Türkan Şoray’ın oynadığı Al Yazmalım filmi, kitabı ne kadar bozmuştu bilen var mı?



Bu yazıyı yazarken Cengiz Aytmatov’u ve eserlerini hatırlamayı ve hatırlatmayı düşündüm. Bunun için öncelikli olarak lise yıllarında okuduğum kitapları hatırlamayı düşünüp Cemile ve Duyşen Öğretmeni okudum. O dönemde aldığım tat ile şimdi aldığım tat öylesine farklıydı ki…

Kırgız Türk romancısı olan Aytmatov 1928 yılında doğmuş ve 2008 yılında aramızdan ayrılmıştır. Yazarımız kendi ulusu, kendi gelenekleri ve kültürünü tanıtarak dünya çapında büyük bir üne kavuşmuştur. Yazarımız efsanelerle, masallarla, destanlarla yazılarını beslemiştir. Kırgız Türk kültürünü psikolojisiyle, maddi manevi zenginliğiyle o kültürü yeniden inşa edenlerin evlatlarına yeniden hatırlatmaya çalıştı. Oldukça sade ve akıcı bir dili olan yazarımızı her yaştan ve her kesimden kişilere tavsiye edebilirim.

Bazı eserleri hakkında birkaç şey söylemek ve tanıtmak gerekirse Cemile adlı kitabı ile başlamak isterim. Cemile, aşkı uğruna töreleri çiğnemeyi göze alabilen genç bir kızın hikâyesidir. Olaylar bir Kırgız köyünde savaş zamanında geçmektedir. Cemile erkek gibi yetişen, ağzı sıkı laf yapan, cesur biridir. Eşi savaşa katılmak üzere askere gittiği için birçok işle o uğraşmaktadır. Bu işlerden en önemlisi de her gün kayınbiraderi ile birlikte istasyona tahıl taşımaktadır. Onlara yardım eden kişi de Danyar’dır. Danyar cephede ayağı sakatlandığı için gazi olarak bu köye gelmiş, içine kapanık bir gençtir. Zaman içerisinde Danyar ve Cemile birbirini sever ve her şeyi göze alarak kaçarlar. Okuyucular aslında Cemile’nin yanlış yaptığını düşünse de aşkına saygı duyup ona hak verir.

Duyşen Öğretmen adlı hikâyesinde ise öğretmen olmanın güzel ve zor yanlarını o kadar etkileyici anlatmış ki bir öğretmenin öğrencisi için ne gibi tehlikeleri göze aldığını okuyunca, ülkenin aydınlanması ve eğitimin önemini için bizlerin hiçbir şey yapmadığımızı görüp kendimize kızacağız. Bir gün köye okul açılır ve Duyşen Öğretmen, okulu onarmak ve öğrenci toplamak için cahil halk ile mücadeleye girişmiştir. Tüm olumsuzluklara karşın okulun tadilatını bitirir ve öğrenciler bulur. Altınay, amcasının yanında oturan öksüz yapayalnız bir kızdır. Hayat ona hep sıkıntı, dayak ve aşağılanma vermiştir. Duyşen Öğretmenin, yardımları ile okula başlayan öksüz kız, bir gün yaşı küçük olmasına rağmen evlenme çağı geldi diye okuldan alınır. Duyşen Öğretmen buna engel olmaya çalışır diye evlendirileceği adam tarafından kaçırılıp tecavüz edilir ve çeşitli işkencelere maruz kalır. Fakat kısa süre sonra öğretmen Duyşen, öğrencisini bulur ve jandarmaların da yardımıyla Altınay’ı önce kocası sayılan adamın elinden sonra da amcasının elinden alıp şehre okumaya gönderir. Daha sonra ülkede yönetim değişmiştir ve Duyşen kalan hayatına postacı olarak devam etmek zorunda kalmıştır. Köyde kimseyle muhatap olmaz ve hayata küsmüşçesine kendini her şeyden soyutlar. Bu esnada da en sevdiği öğrencisi Altınay’da okumuş ülkesi için çok önemli bir kişi olmuştur. Altınay aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen köyüne gider; ama öğretmeni Duyşen onunla bile muhatap olmaz..Altınay her şeye rağmen köyün tepesindeki yıkık dökük okulları ve kendi elleriyle diktikleri kavaklar yerinde duruğunu görünce mutlu olur.

Gün Uzar Yüzyıl Olur adlı eserinde ise iki insanın İkinci Dünya Savaşı yıllarında başlayıp hem iş hayatında hem de özel hayatlarında devam eden dostluklarını çok etkileyici bir biçimde anlatmıştır. Kitapta, Kazangap'ın ölümü ve vasiyeti ardından dostu Yedigey'i anılarıyla yüz yüze getirir ve Yedigey bir ömrü bir güne sığdırır, geçmişi hatırlar. İki insanın bir ömre sığdırdıkları dostlukları, sırt sırta verip rahat etmeleri, hem iyi günde hem kötü günde birbirlerine destek olmaları bizi günümüzde böyle dostluklar bulamadığımız için kıskandırsa da dostluğun, arkadaşlığın ne demek olduğunu çok etkileyici bir biçimde anlatıyor ve ister istemez böyle bir dosta ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsunuz.

Beyaz Gemi adlı eseri ise annesi ve babası tarafından terk edilip beş altı yaşından beri dedesi tarafından büyütülen adsız bir çocuğun psikolojisi anlatılmaktadır. Yazarımız, dedesinden başka kimse tarafından sevilmeyen bu adsız oğlanın gerçek hayatında mutsuz; ama hayal dünyasında mutlu olmaya çalışan halini daha doğrusu trajedisini çok etkileyici bir şekilde kaleme almıştır. Aslında bu adsız çocuk, geleneğinden ve ailelerinden koparılmış nesilleri temsil ederek tüm insanlığa çok güzel mesajlar vermektedir.

Cengiz Aytmatov’un neredeyse tüm eserlerinde Anadolu insanının saflığını, temizliğini, sıcaklığını ve samimiyetini bulabilirsiniz. Bu nedenle diğer dünya edebiyatı yazarlarından çok daha ayrı bir yeri vardır bizde. Son olarak da demek isterim ki hani Al Yazmalım filmindeki, Türkan Şoray’ı, Kadir İnanır’ı izlerken nasıl bizden biriymiş gibi geliyorsa yazarımızın neredeyse tüm eserlerinde bizden bir şeyler bulmak hiç de zor değil…

29 Eylül 2011 Perşembe

İÇİMİZDEKİ BOŞLUK…


Kimi zaman çevremizdeki bir insana sebebini bilmeden kendini yakın hissedersin, bir şeyler paylaşırsın ve gönül defterinin sayfalarını bir anda açıverirsin ona. Arkadaş dersin, dost dersin, sırdaş dersin hafızanda onun önemini ve değerini karşılayacak kelime bulamazsın. Aynen onu yüreğinde koyacak yer bulamadığın gibi sözcüklerin de yetmez onu ifade etmeye. Yüreğimizde koyacak yer bulamadığımız o insanla her şeyi paylaşır, beraber güler, beraber ağlarsınız Yaşadığımız en küçük olayı bile ona anlatmaktan müthiş bir zevk alırsınız. Onun olduğu her ortamda kendimizi güvende hisseder ve en kötü durumdan bile mutlu olacak bir şeyler bulursunuz.

Ve bir gün gelir kelimelerin bile ifade etmekte yetersiz kaldığı dostluğunuzun, arkadaşlığınızın, kardeşliğinizin yara almasıyla ne yapardınız hiç düşündünüz mü veya hiç böyle bir şey yaşadınız mı? Sadece dostum dediğiniz bir kişiyle paylaştığınız sırrınız başkalarının ağzında dolaşmaya başlarsa dünya başınıza yıkılmaz mı? Yapmaz, yapamaz ve son olarak da yapmamalıydı dersiniz. Belki önce ona, sonra kendinize kızarsınız. Ona nasıl güvendim, nasıl değer verdim diye kendinizi suçlarsınız. Zamanla kendinize olan kızgınlığınızda geçer; ama yüreğinizde bir boşluk bırakarak geçer. İnanmanın, güvenmenin ne kadar korkunç bir şey olduğunu, her an, her dakika hissedersiniz.

Artık yüreğinizde içini hiçbir şeyin dolduramadığım koskoca bir boşluk vardır. Her gün biraz daha büyüyen bu boşluğun sebebi: İnsanlara olan güven duygunuzun zedelenmesi, güven duygunuzun kaybolup yüreğinizin orasında oluşan boşluğu dolduracak bir şey bulamamanızdan kaynaklanmaktadır.

İşte ben de şu an o boşluğu dolduracak bir şeyler arıyorum; ama ne mümkün. O boşluk tarif edilemeyecek şekilde hızla büyüyor. O boşluk büyüdükçe korkularım da büyüyor, beklentilerim azalıyor ve ümidim kırılıyor.

Yıllarca ümidini kaybetmenin yanlışlığını insan sevgisinin gerekliliğini savunan ben kendimle çeliştiğimi fark ediyor biraz daha karamsarlaşıyorum ve hümanist kişiliğim zarar görüyor, kendi kendime zarar veriyorum diye sessizliğimin içine gömülüp gidiyorum. Aslında bu sessizlik beni boğuyor, karamsar halim de beni her gün biraz daha üzüyor. Bu nedenle her sabah kendi kendime sözler veriyorum ben yine eski ben olacağım diye; ama böyle yaparak da kendi kendime verdiğim sözü tutamadığım için kendimden utanıyorum. Çünkü içimdeki bu boşluğu dolduracak, yıkılan güven duygumu yeniden onaracak bir çözüm bulamıyorum. Mecburen yine yalnızlığımla baş başa kalmayı tercih ediyorum. Yani bu boşluktan kurtulmak için yaptığım tüm hareketler boşa çıkıyor.

Artık kimseye güvenmek istemiyorum desem de içimdeki insan sevgisi ile bu isteğimi yerine getiremiyorum. Kimseye kızmıyorum, zaten kızmaya da ne hakkım var ki ben kendi sırrımı kendim saklayamadım ki o dostum, arkadaşım dediğim kişi nasıl saklasın, ben hata yaptım bir kişinin bildiği sırrı ikinci kişiye anlatarak onu sır olmaktan çıkardım.

Sözün özü ben içimde koskoca bir boşluk olsa da ben yine de insanları seviyorum ve onlara güvenmek istiyorum. Yüreğimizdeki boşlukları dolduracak insanlar bulmak dileğiyle…

22 Eylül 2011 Perşembe

NAŞİDE GÖKBUDAK- SIDIKA HANIM VE ASIL ADI ATİYE

Türkçe ve edebiyata çocuk yaşta merak sardığını, hukuk fakültesini kazandığı ve ekonomik sebeplerden dolayı bitiremediğini ve evlendikten sonra da eşiyle, çocuklarıyla daha sonrasında da torunlarıyla ilgilendiği için kendine ve edebiyata zaman ayıramadığını bir televizyon kanalında dile getirmişti Naşide Gökbudak. Koskoca bir ömrü sadece çevresindekilere adayıp kendi zevklerini 65 yaşına kadar ertelediğini söyleyen günümüz yazarlarından biridir.

Yazarımızın ilk kitabı olan Sıdıka Hanım’ı üç dört yıl önce okumuş; ama yazarını hiç merak etmemiştim. Bu röportajdan sonra Naşide Gökbudak’a ait bir eser daha okuma ihtiyacı duydum ve Asıl Adı Atiye adlı kitabını okudum. İki kitabın birbiriyle bağlantılı olduğunu ve aradan geçen üç dört yıla rağmen Sıdıka Hanım’a ait birçok ayrıntıyı hatırlıyor olmama kendim bile şaşırdım.

Sıdıka Hanım, Elazığ yöresinde bir ağanın güzeller güzeli bir kızı. Hem güzelliği ile hem de terbiyesi ile birçok kişinin dikkatini çekiyor. Dilşat Hanım, oğlunun eve bağlanıp düzenli bir hayatı olsun diye Sıdıka Hanım ile oğlunu evlendiriyor. Oğlu evliliğinin ilk zamanları düzenli bir hayat yaşasa da içki ve şehvete düşkünlüğü yüzünden gerek karısını gerekse çocuklarını ihmal ediyor. Çoğu zaman eve gelmiyor gelse de içkili olduğu için evdekilere eziyet ediyor. Saray yavrusu bir evde zengin bir hayat süren Sıdıka Hanım mutlu değildir; ama tek tesellisi kayınvalidesi Dilşat Hanım’ın ona her konuda destek olup çocuklarına o dönemin en iyi eğitimlerini verdirebilmesidir. Zamanla Dilşat Hanım tüm işlerin başına geçer; fakat azalan servete engel olamaz. Dilşat Hanım’ın ölümüyle de oğlu daha savurgan bir hayat yaşar ve son olarak ellerindeki konağı da satar

Çocuklar ile sefaletle mücadele eden Sıdıka Hanım’ın tek hayali kalmıştır o da askeri okulda okuyan oğlu Ziver’in zabit olduğunu görebilmektir. Fakat Ziver’de genç yaşta hayata veda etmesiyle roman son bulur. Kitabı kapattığınız an Sıdıka Hanım’ın bu dünyaya çile çekmek için geldiğini düşünmekten alıkoyamazsınız kendinizi.

Asıl Adı Atiye kitabını elime aldığım an aradan geçen yıllara rağmen romana kaldığım yerden devam ettiğimi hissettim. Sıdıka Hanım hala sıkıntı çekmektedir ve küçük bir eve taşınmıştır. Büyük kız Atiye evlilik çağına gelmiş kültürlü güzel biridir, aynı zamanda da kendini beğenmiş bir kişi görüntü sergilemektedir. Çocukluğundan beri aşık olduğu Kemal ile evlenme hayalleri kurmaktadır; fakat Kemal’in para için başka bir ile evlenmesi ile hayatında büyük bir darbe alır ve o anki ilk talibi Mustafa ile evlenir. Kocası, Atiye’yi çok sevmekte ve saygı duymaktadır. Evliliğinin ilk yıllarında Atiye bir sağlık problemleri ile karşılaşır ve çocuk sahibi olamaz. Kocası bu durumu önemsemez; fakat zaman içinde başka bir kadınla ilişki yaşamaya başlar. Atiye Hanım birkaç kez affedip evliliğini kurtarmaya çalışsa da sonunda gururuna yenik düşer ve boşanır.

Atiye Hanım o dönemin en iyi terzilerinden olup gerek kültürü ile gerek giyim kuşamı ve konuşması ile tüm dikkatleri üzerine çekmektedir. Hatta Atatürk adına verilen bir yemeğe kendisi de çağırılmış; fakat kocası çağırılmamıştı. Yemeğe yalnız katılmak zorunda kalmıştı. Kocası Mustafa, karısının her zamana kendinden ön planda olmasına aldırmıyor gibi görünse de aslında bu ezikliğini de eşini aldatarak intikam almıştır.

Atiye Hanım için yalnızlık günleri başlamıştır. Önceleri yeğenleri ve kardeşleri ile vakit geçirse de zamanla yalnızlığın girdabından kendisini kurtaramaz. Hatta çocukluk aşkı Kemal ile karşılaşır ve onunda karısını kaybetmiş olduğunu öğrenir. Kemal Bey, geri kalan hayatına onunla geçirmek istediğini dile getirir; fakat Kemal Bey, eşine ölürken başka kimseyle nikah kıymayacağına dair söz verdiği için nikahsız yaşamayı teklif eder. Atiye Hanım, Kemal Bey’i çok sevse de büyük aşkını içine gömüp onurunu düşünerek teklifi reddeder. Yalnızlıkla boğuşan Atiye Hanım nihayetinde yalnızlığına yenilir ve hayatının son günlerini ise Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde geçirir ve ardından kimsesizler mezarlığına defnedilir.

Yazarımız, her iki kitabındaki kahramanları kendi ailesinden seçtiğini dile getirmiş ve özellikle teyzesi olan Atiye Hanım’ın hayatını anlatmaktan onur duyduğunu dile getirmiştir. Yazarımız kuşaktan kuşağa dinlediklerini kendi hayal gücü ile kurgulamış ve bizlere sunmuştur. Her iki kitabın anlatımı için bir şeyler söylemek gerekirse okuyucuyu yormayan oldukça sade bir dille yazıldıklarını belirtebilirim. Bu sadelikten dolayı edebi bir zevk almak benim için mümkün olmadı. Sanki karşıma bir kişi oturmuş günlük hayata dair bana sıradan bir şeyler anlatıyor gibi geldi. Her iki eserden de çok fazla zevk almasam da, eserin mutlaka okunması gerektiğini söyleyemesem de eserin yine de başarılı olduğunu belirteyim. Özellikle Sıdıka Hanım yazıldığı dönemde satış rekorları kırmıştı. Dolambaçsız, süssüz, karşısındaki ile konuşuyor gibi yazmak da kolay değil, ne de olsa (!) Üstelik zevkler ve renkler tartışılamaz diyerek bu kitabı okuyanlardan yazdıklarıma yorum yapmalarını diliyorum.

21 Haziran 2011 Salı

CANAN TAN -İZ


Hayran olur, imrenir hatta kıskanırım gazetelerde günlük yazı yazan köşe yazarlarını. Merak ederim doğrusu nasıl bulurlar her güne ayrı bir konu. Her gün farklı bir konuyu nasıl bu denli etkileyici ve güzel yansıtırlar şaşıyorum doğrusu. Böylesine imrendiğim birkaç yazarı örnek alarak bir sene öncesinde başladığım yazarlık serüvenimde kimi zaman elime kalem kağıdı aldığım an ardı sıra dökülen sözcükler cümlelere dönüşebilirken kimi zaman ise o sözcükler kısa bir cümle bile kurmamak için zihnimin en ücra köşelerine saklanırlar.


Uzun süredir zihnimin ücra köşelerinde saklanan sözcükleri bulmakla meşgul olduğum için yazmaya ara vermiştim. Okuduğum; ama yorumlanmayı bekleyen birkaç kitap kitaplığımda bana hadi dercesine her gün gözüme ilişiyor. Şöyle bir baktım bloğuma neredeyse bir ay olmuş bir şeyler yazıp, paylaşmayalı. Tüm bunları düşünerek güncelliğini hala koruyan Canan Tan’ın İz kitabını tanıtmak istedim.

Okuyucularını yormayan ve her yaştan, her kesimden okuyucuya erişebilen Canan Tan’ın bir kitabını daha okumuş olmanın zevkiyle, bana birkaç saatlik uzakta olan babama olan sevgimi ziyadeleştiren ve ona olan özlemimi gün yüzüne çıkartan esere ve yazara teşekkürlerimi borç biliyorum.

Farklı şehirlerde, farklı hayatlar yaşıyor olsak da benim için baba: Güvenin, gücün, sevginin ve saygının göstergesi olup güçlü ve yaş ne olursa olsun yakışıklı bir prenstir. Nitekim ki İz kitabındaki ana kahramanımız Verda içinde baba, dünyada yeri doldurulamayan biricik kahramandır.

İz, gerçek hayatta da karşımıza çıkabilecek bir baba-kız öyküsünü tüm sadeliği ile okuyucularına aktarmaktadır. Biricik kahramanım diye nitelendirdiği babasına aşık küçük bir kız olan Verda, annesi ile babasının boşanması ile annesinin yanında kalır. Annesi her fırsatta babasını kötüleyip, adının evde anılmasını bile yasaklamıştır. Bu durum karşısında Verda’ nın da içinde babasına karşı oluşan öfke yumağı büyüse de hala onu çok sevmekte ve onu yeni eşinden ve üvey kardeşinden kıskanmaktadır.

Bir gün aniden bir haber gelir ve babasına hasret olarak geçirdiği günlerin sonunda geç de olsa babasını affeder. Gözyaşları içinde çıkar İstanbul’dan ve ilk uçakla Ankara’ya gider. Acele etmesi gerekir; çünkü kendi silahı ile intihar eden babasının cenazesine yetişmek ister. Ankara ‘ya ayak bastığı andan itibaren babasına dair anıları gözünde canlanır ve babasından ayrı geçirdiği günlerin pişmanlığını en acı şekliyle yaşar. Bu pişmanlığı bir nevi azaltmak ve vicdanını rahatlatmak için babasının neden intihar ettiğini çözmeye çalışır. Yavaş ve emin adımlarla çalışarak yorucu günlerin ardından babasının ardında bıraktığı sır perdesini kaldırır. Artık vicdanı rahattır; ama özlemi, sevgisi ve pişmanlığı daha bir ziyadeleşmiştir.


Her yaştan ve her kesimden okuyucuya tavsiye edebileceğim ve soluk soluğa okuyacağınız, farklı bir Canan Tan romanını mutlaka okumalısınız...